Categories
Cities Gezi Şehirler Seyahatname Sojourns Travelogue Türkiye

Şehircilik ve Otomobille Seyahat Sanatı

Her sene, yaz vakti mebzul miktarda gezmek çocukluğumdan beri aşina olduğum, bir hayli de sevdiğim bir alışkanlık. Kendi otomobilime sahip olduğumdan beri de, sağa sola gitmeyi daha da çok seviyorum. İlk defa 1974 model bir vosvosla normalde iki buçuk saat sürmesi gereken Bursa-Assos arasını altı saatte almışlığım var, o başka bir zamanın hikâyesi tabii.

Son üç senedir, ana üssü Gaziantep olan bir seri otomobil yolculuğu yaptım, ortalama her yaz yedi-sekiz bin kilometre yol yapıyorum. Yol hikâyelerim çocukluğumdan zaten çoktu, ben de kendime artırıyorum -ya da kendimi artırıyorum, bilemedim. Gaziantep, malumunuz olduğu üzere bir sınır şehri olduğundan mütevellit ve Suriye’nin de hâli-pur-melâli belli olduğundan, doğuda Şanlıurfa-Diyarbakır hattı dışında güneyde gidilebilecek pek yer yok, Kilis’i saymazsak. Kuzeyinde Kahramanmaraş, batısında Antakya ve Adana var.

Aynı zaman süresinde, her üç yazdır da Antalya yolculuğu yapıyorum Gaziantep’ten; ilk sene bir gün Ankara, ikinci gün Afyon-Isparta-Antalya hattından gittim. Google’ın aklına uyup kendimi yaktım diyelim, daha doğrusu. Google’ın bir navigasyon uygulaması var, İstanbul ve Ankara’da, hatta bazen Gaziantep’te bile fevkâlade çalışan bir uygulama. Ne var ki, Google verisi nereden ve nasıl toplanıyorsa, iki üç defa çok sağlam kazığını yedim. Birincisi tam da Ankara-Antalya yoluna dairdi. 2017’de yeni aldığım, ama bayağı yağ yakan bir araba, iki yaşına daha girmemiş küçük kızımızla beraber yola 10 gibi çıktık.

Navigasyonun bütün sorunları çözebileceğine dair inancım tam, daha önce, Bursa-İstanbul ve Bursa-Assos ve tabii ki İstanbul-Gaziantep yolculuklarının hepsinde navigasyon beklenmedik bir sürpriz yapmamış. Ankara’dan yola çıkıyorsanız, Antalya’ya gidebilmek için üç yol var. Tabii bu üç yolun ne olduğundan bahsetmeden önce, memlekette karayolları kavramını açmakta biraz fayda var.

Illustration - Traveling on the Erie Canal
Erie Kanalı, Kaynak: Handset and Letterpress Printed at the Printing Office of the Farmers’ Museum, Cooperstown, NY.

Üç buçuk çeşit karayolu var bütün Türkiye’de:

Otobanlar ve 1,5. yeni nesil Yap-işlet-devret otobanları.

Otobanlara Turgut Özal’ın ülkemize hediyesi olan bir şey gözüyle bakabiliriz. Sadece Gaziantep’in, 1970’lerin sonunda bir sınır şehri olmaktan, bugün muhtemelen Avrupa’nın en büyük sanayi şehri olmasını sağlayan, Gavurdağı -yeni adıyla, Nurdağı- geçişinin sağlanması ve İskenderun limanına ulaşması bile diyebiliriz. Aynı şekilde, Kuzey Marmara’nın dünyanın en önemli sanayi çekirdeklerinden birini oluşturması da bu otobanlar hattı sayesinde. Otoban, Almanya’da Hitler’in icadı -autobahn, otomobil yolu, Türkçeleşmiş hâliyle, otoyol- ama en başarılı örneği Amerika’nın Eisenhower Interstate Highway Sistemidir. 1950’lerin sonunda yapımı başlanan bu sistem elli yıl içinde kıtanın dört bir yanını birbirine bağladı ve demiryollarının yerine ABD’nin tırlarla taşımacılık yapması sağladı. Otobanları tanımlayan üç temel özellik var:

Otoban, özel araçlar için yapılmaz, tırlar için yapılır.

Otoban, çok yüksek maliyetli bir ulaşım sistemi olduğu için üstesinden sadece hissedar payı, hisse senedi değeri, kârlılık gibi kaygıları olmayan devlet hazineleri gelebilir.

Otobanı, yap-işlet-devret sistemiyle yapmaya kalkarsanız, yeni açılan İstanbul-İzmir otoyolunda olduğu gibi, dizel/benzin maliyetinin iki katını bulan araç başına geçiş maliyetleriyle karşı karşıya kalabilirsiniz. YİD sisteminde olduğu müddetçe, o otoyollar kullanılmaz. Yap-İşlet-Devret de dünya tarihinin, taaa Erie Kanallarından bu yana (Amerikan ortabatı tahıl ürünleriyle, Kanada/İngiliz mallarını Atlantik limanlarına götürmek için 19. yüzyıl başlarında yapılan geniş çaplı yatırımlar) en saçma sapan sistemidir. Daha batmayan YİD görülmedi diyeyim, öyle anlayın.

  1. Aklıma gelmişken, benim gibi küçükler hatırlar, Türkiye’de kibrit tekeli vardı 1990’ların başlarına kadar, Malazlar adıyla kibritini alırdınız. Devlet şirketidir kuruluşunda, üniversitesinden, pastanesine, dört büyük futbol kulübünün yüzde altmış altısına kadar tam teferruatlı bir özel sermaye müteşebbisi -ya da Japon örneğinden gidersek, zaibatsu- tarafından 24 Ocak kararlarından önce ilk özelleştirilen şirketlerden olan Malazlar, daha sonra kâr edemediği gerekçesiyle tekrar devletleştirilip, tekrar özelleştirilmiştir. Tıpkı Migros gibi. Erken müteşebbis YİD’ler böyleydi. Hayır, esnaf borcunu çeviremeyince, yawww devlet bir el atsın demiyor, ama dünyanın en büyük şirketleri zarar etmeye başlayınca, batamayacak kadar büyüğüz mavrasını döndürmekten de çekinmiyor; bkz: GM, Chrysler ve BofA. Yani, YİD yeni bir manevra değil.
  2. Çok yol yaptım, Gaziantep-İskenderun kavşağı arası ve İstanbul-Düzce arası kadar TIR kalabalığını bir tek New York-New Jersey arasında I-95’te gördüm. Tek sorun, Amerikan tırlarının devasa büyüklükte ve abartılı güçte olması. Dünya halkları arasında -en azından benim tanıdığım kadarında- Amerikalıların büyüklük sevdası bir alay konusudur. Ne var ki, bir kere Chevy Aveo namlı -aslında Kia Rio’nun küçüğü- arabayla New York’tan Binghamton’a gitmeyi deneyince Amerikalılara hak vermiştim ve üstüne üstlük otoyoldan da değil, Route 17 denilen, bir önceki kuşak yoldan -bizim bölünmüş dediğimiz- istikamet tutturmuştum. Chevy Aveo, her tırın yanından geçerken sağa sola sallanırken bana da bin kere besmele getirtmişti. Benzer korkuyu çok daha sonra, on sene kadar, 125 cclik, 20 beygirlik Kanuni Breton S model motorsikletimle Bursa çevreyolundan Panayır’a gitmeye çalışırken yaşamıştım, harika, 100 kiloluk bir motor, 70 kiloluk ben, 20 beygir, herkesten hızlıyım. Ama ne rüzgara direnebiliyordum, ne de tırların ardından bıraktığı türbülansa. Kafamda en sağlam kask, sırtımda en güçlü korumalı ceket, çevreyolunda gidiş geliş kırk kilometrede dayak yemişe dönmüş, bir daha servise gitmektense ben tamir ederim demiştim. (O motorlarla uzun yol yapan deli arkadaşlar ve dostlara şapka çıkarıyorum.)
Eisenhower Interstate Sisteminin en ufak parçalarından biri: Binghamton-Oneonta arası I-88, 2008 yılı. İlk Amerikan ehliyetini alırken öğrendiğim çok değerli bir bilgi, ne olursa olsun, sarı çizgi her zaman solunuzda, beyaz çizgi de her zaman sağınızdadır.

Bölünmüş yollar:

  • 2002’den bu yana, iktidar partisinin otobanların görece çok yüksek maliyetiyle, ülkenin fevkalade düşük altyapı kalitesi arasında bulduğu bir çözüm. Otoban gibi kontrollü girişe sahip değil, başında sonunda gişe yok, ama aynı zamanda, üzerinde envai çeşit kavşak var, hatta ve hatta trafik ışıkları, yaya geçitleri, inek geçebilir, domuz çıkabilir, geyik çıkabilir tabelaları (domuzu Karadeniz taraflarında, geyiği Akdeniz taraflarında, ineği her yerde görebilirsiniz) vardır. Türkiye’nin 1990’ların sonunda ilk şoförlüğüme başladığımda gözüme korkunç ama korkunç gelen istatistiklerini alt eden, iktidar partisini iktidarda tutan bu bölünmüş yollar oldu. Bölünmüş yolların da bazı temel hasletleri vardır:
    • Yapılması görece çok kolaydır, doğu ve iç bölgelerde, zaten çok geniş ve nispeten değeri düşük arazi olduğu için, drenajını kabaca yaptığınız, hafriyatını hallettiğiniz yere biraz da çakıl dökersiniz, üstüne mıcır onun da üstüne zift döktüğünüzde, viraj sorununuz da yoksa çift gidiş, çift geliş 110 kilometreyle gidebileceğiniz, ama biraz üstüne çıkarsanız bana mısın demeyen arabayı haşırt huşurt sallayacak yarım otoyol çıkar.
    • Bütün devlet yolları -bkz. aşağıdaki madde- bölünmüş yollara bağlandığı için 5-10 kilometre, ya da yoğunluğa göre kavşak yapmanız gerekir. Nazilli, Akhisar, Salihli vd. gibi çok yoğun yerleşmelerin olduğu yerlerde bu kavşaklar hem 2-3 kilometrede bire düşer, hem de kavşakların hepsi o kadar yoğundur ki, Nazilli’den giderken Ankara şehiriçi trafiğinde hissedebilirsiniz kendiniz (ama İstanbul değil bittabii).
    • Bölünmüş yolların en büyük tehlikesi, kendini otoyolda zanneden manyakların deneme tahtası olmasıdır. Otoyolların, -Adana-Niğde hariç- belirli bir kavisi, dönüş yarıçapı, yol eğimi, kontrol noktaları, ana çıkışlarda ışıklandırmaları varken, bölünmüş yollarda bunların hiçbiri yoktur. Öyle ki, Manavgat-Antalya arası bölünmüş yollarda, yolun bir kısmında 80-110 arası hız sınırı varken, bir kilometre içinde karşınıza yaya geçidi çıkabilir. Bilir değil, çıktı ve o yaya geçidinde karşıdan karşıya geçmeye çalışan yayalar insanın en büyük kabusu da olabilir.
    • Bölünmüş yolların yol standardı belirsizdir, Yıldızeli-Şarkışla arası bölünmüş yol dünyanın en güzel yollarından biridir, ama yolun girişi yolu hâlâ yapmaya devam eden araçlar tarafından delik deşik edilmiştir ve siz altımda keşke bir dört çarpı dört pikap olsun diyebilirsiniz.
    • Bölünmüş yollar, gene de çok ciddi yatırım gerektirir, kabaca, gözlemlerime göre, Türkiye’nin kuzey-güney bölünmüş yolları -Ankara-Samsun hariç, zira, Karadeniz otoyolu denilen ama aslında bir bölünmüş yol olan yola tek çıkış orası- bomboşken, doğu-batı bölünmüş yolları, özellikle ülkenin güneyinde hıncahınç doludur.
Karadeniz Otoyolu: Bölünmüş Yol. İlhan Cankut Gülhan, ki kendisi kardeşim olur, çekmiş. Burada tam bir otoyol gibi görünüyor.

Devlet yolları: Eski usul, tek şerit gidiş, tek şerit geliş karayolları.

  • İlk uzun yol otomobil şoförlüğümü, ODTÜ’de lisans son sınıftayken yüksek lisans yapan iki arkadaşla yaptım. Mazda 323 olması lazım, gecenin bir yarısı, Ankara’dan Ayvalık’a giderken Bursa’dan sonra direksiyonu bana verdiler. Yıl, 2002 olmalı. Balıkesir-Edremit arasından bahsetmiyorum, Bursa-Balıkesir arası daha hâlâ bir devlet yolu. Arkadaşla Haneke’nin nefret ettiğim Piyano Öğretmeni filmi yüzünden yeni kavga etmişim, Eskişehir otogarında arabadan inmiş, geri döneceğim diye tutturmuşum (ne ters adammışım yahu, umarım geçmiştir bu huylarım), aramız düzelmiş ama kafam hâlâ daha ters atıyor, al hadi direksiyonu dediler Bursa’dan sonra. Otobüsler üstüme üstüme sürüyor gibi geliyor, vites dörtte kalmış ya da kalmamış ben gazı köklüyorum, arkadan arkadaşlar Sinan vitesi yükselt diyor. İki arada bir derede ardına takıldığım kamyonları sollayıp biraz hız kazanıyorum, sonra gene duruyorum. Devlet yolları bu demekti. Endişe, panik, arzu, hırs, sinir ve heyecan.
Çorum’da bir devlet yolu başlangıcı, 2010. Şimdiye bölünmüş yol olmuştur, çünkü geçiş. Hemşeri diye çekmişim herhalde fotoğrafı, “Bu Uşak Rizeli”. Ne çok yol Magirus’le.

Hikâyeye geri dönelim, Afyon’u geçmişiz, arkada daha iki yaşına üç ay kala kızım var, bazen uyuyor -artık uyumuyor, canı sıkılıyor, hatta, yolculuğu hiç sevmiyor bile denilebilir- bazen uyanık, yanımda eşim, o da yolculuk insanı değil belli ki, annesi, teyzesi, dayısını görmeyi bekliyor. Onlar bizden sonra çıkmış ama benim yeni satın aldığım otomobil az yakmakla beraber, az yaktığı kadar da yağ yakıyor ve biz yağ değiştirirken benim bir de kafamda tüten sinir dumanlarına şahit olmuş durumdayız. Ne yapacağız.

Dizel otomobillerden vazgeçtiğim zaman da bu zaman oldu, kamyonunuz varsa bir harika, babamın da eskiden dizel pikapı, ticarisi vs. vardı. Az yakıyor, çok güzel. Ama az yakmanın yanı sıra, az yaksın diye aldığınız araç deli tamir ücreti çıkarıyor, en iyi ihtimalle yağ yakıyor. Kaldı ki, yağ yakmayan dizel araç görmedim daha. Yağ yakmasını da geçtim, o da çok çirkin bir şey ama, deli bir gürültüsü var. Bitmeyen. Galeriden otomobil almamaya yemin ettiren bu otomobil bir şekilde altımda, çok da keyifli kullanılıyor, arada yağı yakıp yakıp azalttıkça hararet göstergesi yükselse de ve herhangi bir ilişkide en can acıtıcı şey tabii ki hararet göstergesinin yükselmesidir ve biz bu arabayla o noktaya daha birinci ayımız dolmadan gelmiş ve ayıp olmasın diye eşimin ve kızımın yanında ağzımı açıp da bozuk atmıyorum.

Google navigasyon sağolsun, haydi git diyor. Git diyor ama, çok da emin. Isparta’ya git dedi. Saati de yazıyor. Şu kadar dakika içinde sen Antalya’dasın.

Isparta’yı daha önce hiç görmemiştim, Burdur’da askerlik denilen bir deneyimim oldu -onu başka zaman anlatırım- ama Isparta’yı hiç görmedim. O belirleyici, o üstbelirlenim hakkını hâiz, kavşağı geçtim ve Isparta’ya doğru ilerlemeye başladık. İşte o zaman, mucize kabilinden bir şey oldu ve Kalben spotify listemde çalmaya başladı. Çoraplar ve saçlar.

Kalben
Kalben çalıyordu Afyon’dan Isparta’ya doğru giderken. Kaynak: Habertürk

Isparta hakkında tek hatırladığım -Süleyman Demirel mitosunu bir kenara bırakırsak eğer- 2001 yılında bilmem kaçıncısına katıldığımı hatırlamadığım sosyoloji öğrenciler kongresinde o şehirde lisans okuyan bir öğrencinin sunumunu dinlediğim, sonra oturup konuştuğumuz, sonra ya ne güzel Isparta’da iyi bir sosyoloji öğrencisi var dediğimdi. Sonra o öğrencinin de epeyce bir şeyler başardığını öğrendim. Tabii, ne zaman öğrendim, Isparta’yı geçip de, Isparta’dan Antalya’ya gitmesi ne kadar zormuş dediğim zaman öğrendim.

Isparta bitmedi. Isparta bitmedi, evet şehri var, cepte Isparta’yla ilgili bir tane esprim var, eşim arkeolog olduğu için esprinin ne kadar tutacağından da emin değilim, gene de denemeye değer dedim ve Isparta, o bizim bildiğimiz Sparta değil ammma, Sparta’nın da kolonisiymiş yahu, Sparta’dan öte Isparta esprisi yaptım. Eşim sallamadı bile, ilk olmasa bile ikinci uzun yol deneyimimizdi bu ve uzun yoldan hoşlanmadığına kani oldum bu esprinin başarısızlığıyla.

Yorulduğum yolda hiç fotoğraf çekmem. Bu yolun ertesinde, yolda bir de güneşin alnında kaldığı için camı çatlıyan gariban emekçi Lenovo telefonumla çektiğim fotoğraf.

Google beni pek sevmiyormuş. SDÜ ne güzel üniversiteymiş, yahu şehir içi trafiğine girdik derken ufacık Isparta’dan çıkmamız neredeyse bir saati bulduk. Tam çıkarayak benzin istasyonuna uğradım, şu temiz Shell’lerin memlekete yeni yayılmaya başladığı zamanlardı. Oturup biraz sohbet istedim ama arabada bekleyenler var, benim bir yerlere yetişmem gerekiyor. Akşam dördü geçiyor. Altı saatte ancak Ankara’dan Isparta’ya gelebilmişiz.

Isparta’dan çıktık ve yok orada bitti. İşte sana devlet yolu. Nasıl ya? Evet, devlet yolu. E devlet yolunu Google bilmiyor mu? Muhtemelen bilmiyor. Google navigasyon algoritmasını kendisini açıp kullanan birkaç kişi üzerinden yapıyor ve o nedenle bana normalde kimsenin çoluğu çocuğuyla geçmeyeceği bir yoldan yol verdi.

Isparta-Antalya yoluna bir şey demiyorum. Muhtemelen dünyanın en güzel yollarından biri, Kalben söylerken filhakika öyle. Ancak, gitmeniz gereken bir yer var, midesi hassas bir ufaklık var, otomobilinizi daha önce böyle uzun yola yormamışsınız ve ne zaman totosu kenara kayar, lastikler ne kadar tutar, ne kadar basarsanız ne kadar gidersiniz bilmiyorsunuz. Bilmek de istemiyorsunuz.

Altmış kilometre sabit hızlı, 120 kilometreyi iki-iki buçuk saatte aldık ama bana bir gün kadar uzun geldi.

Halbuki, Burdur yolu, dünyanın en kibar ve nazik yolu ve sadece benim bakmam gerek Karayolları Genel Müdürlüğü harita sayfası imiş. O sayfaya baksaymışım, Isparta yolunun devlet yolu, Burdur yolunun bölünmüş yol olduğunu nal gibi görebilecekmişim.

Antalya’dan dönüşte Bodrum’a gittik. Hiç risk almayıp sahile filan da bakmayıp, doğrudan Korkuteli üzerinden nerede bölünmüş yol varsa ona göre bir rota çizdim kendime, otomobilin izin verdiği müddetçe tabii, çünkü hâlâ ısınmaya devam ediyordu.

Kabaca şöyle bir hesap oluştu kafamda, 120 kilometrelik bir otoyol eşittir 80 kilometrelik bir bölünmüş yol, o da eşittir 60 kilometrelik bir devlet yolu. Yani, 240 kilometre bölünmüş yol mu gideyim, yoksa 360 kilometre otoyol mu gideyim diye sorarsanız, ikisi aynı şey, daha rahat gitmek istiyorsan, otoyoldan git derim. Devlet yollarına da hiç girmeyeyim.

Yolda olmak fikri aklıma ilk Jack Kerouac’ın Yolda kitabıyla gelmişti dersem beni ucuz espri yaptığım için suçlamayın. Şimdi bulamadığım, nerede kaybettiğim hakkında hiçbir fikrim olmayan Yolda baskısı, benim okuduğum en rahat, en serbest Yolda baskısıydı. 15-16 yaşlarında o baskıyı okuduktan sonra Beatniklerin elime geçen herşeyini okudum -Burroughs’a öhhh, Ginsberg harika, Ferlinghetti harika gibi ama bu çeviri ney. 15 sene kadar önce de Kerouac’ın İngilizcesini okudum. Ama bu benim tanıdığım şey değil demiştim. Bildiğim kitap değil. Güzel, ama benim hayran kaldığım şey bu değil.

Isparta yolunda olmak gibiydi Kerouac. Çok güzel, ama bu benim aradığım şey değil. Ben artık yaşlandım dostum.

Babam otomobil kullanmayı çok sever. Şimdi artık kırklı yaşlara gelen ben varım bir de hayatta tanıdığım otomobil şoförlüğüne bu kadar aşık olan. Gaziantep’e beni o getirdi, Renault Twingo arabamla, iki günde 1300 kilometre yol yaptı. Altmış üç yaşındaydı galiba o zaman, bu kadar büyük bir hassasiyet ve bu raddede bir nezaketle otomobil kullanan tanıdığım tek insan gene babamın arkadaşı olan ama aynı zamanda profesyonel şoför olan bir adamdı. Onun da Pontiac arabası vardı.

Babamla İstanbul’dan Gaziantep’e geldiğimiz Twingo. En sevdiğim arabalardan biriydi. Volkswagen Beetle ruhuna en yaklaşan araçtı.

Japonların otomobillerin canına okumasına bakmayın, petrol belası olmasa muhtemelen dünyanın en komforlu, sürüş zevki en yüksek otomobillerini Amerikalılar tasarladı. Envai çeşit otomobil kullandım, normal şartlarda en dandik diye geçilecek Impala’dan daha fazla etkilendiğim bir otomobil hatırlamıyorum.

Otomobil şoförlüğü, bizim gizli borçlarımızdan birisi. Varolmak için şoförlük yapmak zorundayız ama faturayı da biz ödüyoruz. Sırf faturayı biz ödeyelim diye bu kadar uğraşıyoruz.