Akış Notları I: Şebnem Ferah, Süpürge Reklamı ve Sadakat Testleri
Şebnem Ferah’a yönelen tepki, Anneler Günü süpürge reklamı etrafında kopan fırtına ve Burcu Köksal’ın mecburi parti değiştirmesi, Türkiye’de sosyal medya akışının artık yalnızca gündemle ilgili değil, iktidarın talep ettiği performatif sadakate dayandığını gösteriyor.
Bir süredir, işlerin yoğunluğu nedeniyle blogumda istediğim kadar düzenli yazamıyordum. Bu pasifliği biraz olsun kırmak ve blogu yeniden hareketlendirmek için bundan sonra haftalık olarak sürdürmeye çalışacağım bir yazı dizisine başlamak istiyorum: Akış Notları. Bu dizide, her hafta sosyal medyada —özellikle de uzun zamandır yakından takip ettiğim Twitter/X akışında— öne çıkan tartışmaları, beklenmedik kırılmaları ve gündelik görünen ama daha geniş toplumsal-siyasal anlamlar taşıyan olayları değerlendirmeye çalışacağım. Amacım haftanın bütün gündemini tüketmek değil; zaten Türkiye’de gündemin tamamını takip etmek neredeyse imkânsız. Daha çok, o haftanın akışında beliren birkaç olay üzerinden, sosyal medyanın Türkiye’de kamusal hayatı, siyasal pozisyonları ve sadakat beklentilerini nasıl biçimlendirdiğini düşünmek.
Bu haftanın sosyal medya akışında beni en çok şaşırtan şey, Şebnem Ferah’ın yıllar sonra sahnelere dönmesi değil; bu dönüşün daha konser gerçekleşmeden politik bir sadakat testine dönüştürülmesiydi. Normal şartlar altında bu haber, Türkiye’de rock müzik dinleyerek büyümüş birkaç kuşak için neredeyse nostaljik bir olay sayılırdı. Altı yıl sonra KüçükÇiftlik Park’ta verilecek bir Şebnem Ferah konseri, en fazla bilet fiyatları, biletlerin dakikalar içinde tükenmesi, eski şarkıların hâlâ ne kadar karşılık bulduğu ya da “ikinci konser gelir mi?” gibi başlıklarla konuşulurdu.
Fakat Türkiye’de sosyal medya artık olguları ve şeyleri kendi doğallığı içinde bırakmıyor. Hemen her kültürel olay, hızla politik bir işaretler sisteminin içine çekiliyor. Bir konser haberi konser haberi olarak kalmıyor; bir beğeni, bir başsağlığı, bir sessizlik, bir takip, bir eski fotoğraf, bir emoji bile delile dönüşebiliyor. Şebnem Ferah örneğinde de olan buydu. Yıllardır sahneye çıkmayan bir sanatçının dönüşü, kısa sürede Sırrı Süreyya Önder’i anması ya da ona yönelik bir paylaşımı beğenmesi üzerinden tartışılmaya başlandı. Mesele müzikten çıktı; kimin kimi andığı, kimin kime mesafe koymadığı, kimin hangi duygusal ve politik sınırı ihlal ettiği meselesine dönüştü.
Beni burada asıl şaşırtan şey tepkinin kendisi kadar, tepkinin yöneldiği figür oldu. Çünkü bizim kuşağın hafızasında Şebnem Ferah hiçbir zaman doğrudan politik bir figür değildi. Elbette her sanatçı gibi onun da bir dünya görüşü, duyarlılığı, kamusal varlığı vardı; fakat onu dinleyerek büyüyenler için Şebnem Ferah, öncelikle 1990’ların sonundan itibaren Türkçe rock’ın patlama anının en güçlü seslerinden biriydi. Hatta belki de tam tersine, onu hatırlama biçimimiz büyük ölçüde “gayri-siyasi”ydi: içe dönük, karanlık, kişisel, duygusal ama doğrudan politik değil, hatta muadilleri arasında apolitik sayılabilirdi.
Benim için bu hafıza daha da eskiye gidiyor. Gazi Anadolu Lisesi’ne ilk başladığım yıllarda, 10 buçuk-11 yaşlarındayken, rock müzikle ilk defa ciddi biçimde tanışıyordum. Metallica kasetleri, Guns N’ Roses albümleri, o dönem elden ele dolaşan dergiler, yarım yamalak bilgiler, arkadaş çevresinde anlatılan müzik hikâyeleri… O yaşlarda Türkiye’de rock müzik, bugünkü gibi algoritmaların önümüze serdiği sonsuz bir arşiv değildi. Bir grubun adını duymak bile başlı başına bir olaydı. Kim nerede çalmış, kim hangi gruptan ayrılmış, kim hangi albümü çıkarmış; bunlar çoğu zaman söylenti, heyecan ve keşif karışımı bilgilerdi.
Şebnem Ferah’ı ilk böyle duymuştum. Rock Kazanı ya da Rock dergisi miydi, yoksa Blue Jean'in çok kısıtlı Rock sayfalarında mıydı? Özlem Tekin’le birlikte bir kadın rock grubunda çaldığını öğrenmiştik. O zamanlar bugünkü hassasiyetlerle “kadın rock grubu” değil, daha çok “kız rock grubu” denirdi; dönemin dili buydu. Grubun adı Volvox’tu. Bursa çıkışlı olmaları, Türkiye rock sahnesinde kadınlardan oluşan bir grubun varlığı, bizim için başlı başına ilginçti. Çünkü 1990’ların başında ve ortasında Türkiye’de rock müzik hâlâ bir tür yarı-yeraltı, yarı-gençlik kültürü alanıydı. Bugünden bakınca çok küçük görünen şeyler, o dönemde büyük bir keşif duygusu yaratıyordu.
O yıllarda ilgimizi çeken başka gruplar da vardı. Athena mesela, daha sonra bambaşka bir kitlesel yere oturacaktı; futbol tribünlerinden Eurovision’a, ska-punk’tan popüler kültürün merkezine doğru genişleyen bir hikâye yazacaktı. Ama erken dönemde Athena’yı bizim radarımıza sokan şey, bugünkü geniş popüler imajından çok daha sert, daha punk ve daha alternatif bir hattı temsil etmesiydi. Türkiye’de rock müzik o sırada henüz bugünkü gibi nostaljik bir “90’lar ruhu” olarak paketlenmemişti. Daha parçalı, daha arızalı, daha genç ve kesinlikle çok daha az kurumsal bir alandı.
Bu yüzden Şebnem Ferah’ın yeniden sahneye döneceği haberinin ilk anda yarattığı şey, en azından benim için, politik değil kendi kuşağıma dair bir duyguydu. Bir sesin geri dönmesi, bir dönemin yeniden hatırlanması, insanın kendi gençlik arşiviyle karşılaşması. Fakat sosyal medya bu tür hafıza anlarını bile artık fazla uzun süre hafıza olarak bırakmıyor. Hemen bugünün politik pozisyon savaşlarına bağlıyor. Bir sanatçının otuz yıllık müzikal varlığı, birkaç saat içinde tek bir jest üzerinden yeniden yargılanabiliyor.
Burada mesele Şebnem Ferah’ın eleştirilip eleştirilemeyeceği değil. Elbette kamusal figürler eleştirilebilir. Mesele, eleştirinin biçimi ve hızı. Sosyal medya, özellikle Türkiye’de, eleştiriyi giderek daha fazla bir sadakat yoklamasına dönüştürüyor. İnsanların ne söylediğinden çok, kimin acısına saygı gösterdiği, kimi andığı, kime mesafe koymadığı, hangi paylaşımı beğendiği önem kazanıyor. Böylece politik tartışma, içerikten çok temas üzerinden kuruluyor: “Kime dokundun?”, “Kiminle aynı cümlede yer aldın?”, “Kimin yasını meşru gördün?”
Bu haftanın Şebnem Ferah tartışması bana daha ziyade bunu düşündürdü. Türkiye sosyal medyasında artık her olayın altında görünmeyen bir sorgulama var: “Bizden misin, değil misin?” Bu soru bazen açıkça soruluyor, bazen beğenilerden, paylaşımlardan, suskunluklardan çıkarılıyor. Ama neredeyse her zaman orada. Ve bu soru bir kez sorulduğunda, sanatçının müziği, geçmişi, kuşak hafızasındaki yeri, hatta kişisel mesafesi bile ikincil hale geliyor.
Kutsal Aile ve Elektrikli Süpürge Reklamı
Bu noktada haftanın ikinci örneği, yabancı bir ev aletleri markasının Anneler Günü reklamıydı. İlk bakışta Şebnem Ferah tartışmasıyla ilgisiz görünen bu reklam krizi, aslında aynı fay hattının başka bir yerden kırıldığını gösterdi. Reklamın basit anlatısı şuydu: Bir kadın, başka bir kadınla bir elektrikli ev aletleri dükkanında karşılaşıyor; konuşma boyunca çocuk sahibi olmak, çocuklara bakmak, onların ihtiyaçlarını karşılamak gibi çağrışımlar kuruluyor. Sonunda ise kadının sevgiyle söz ettiği varlığın bir çocuk değil, köpeği olduğu anlaşılıyor. Reklamın “Tam bi’ anne hikayesi” başlığıyla yayımlandığı, sosyal medyada tepki çektiği ve sonrasında yayından kaldırıldığı haberleştirildi.
Normal şartlar altında —buradaki “normal şartlar altında” ifadesini özellikle kullanıyorum, çünkü bizim kuşak bunu fizik derslerinden bilir; sabit basınç ve sıcaklık altında fiziksel çevrenin makul biçimde davranacağı varsayımıdır bu— böyle bir reklam, en fazla “fazla zorlama olmuş”, “Anneler Günü’nde süpürge reklamı yapmak zaten ayrıca sorunlu”, “evcil hayvan sahipliğini annelikle eşitlemek doğru mu?” gibi sınırlı bir tartışma yaratırdı. Yani eleştirilebilir, alaya alınabilir, hatta kötü reklam olarak görülebilirdi. Ama yaşanan şey bunun çok ötesine geçti.
Reklam bir anda yalnızca reklam olmaktan çıktı. Aileye saldırı, nüfus politikalarına müdahale, anneliğin değersizleştirilmesi, Batılı değerlerin dayatılması, hatta kimi yorumlarda daha karanlık komplo anlatılarıyla birlikte okundu. Böylece basit bir reklam filmi, Türkiye’de sadakat performansının yeni sınırlarından birine dönüştü. Artık mesele bir reklamı beğenip beğenmemek değildi. Mesele, annenin, ailenin, çocuğun, hayvan sevgisinin ve tüketim kültürünün hangi hiyerarşi içinde anılabileceğine dair kamusal bir hizaya çağırmaydı.
Sadakatin performansa dönüşmesi mecburiyeti
Burada asıl önemli olan şu: Yakın zamana kadar Türkiye’de birçok insan ve kurum, sadakatini açıkça göstermeden de toplumsal, kültürel ve ekonomik sistem içinde var olabileceğini zannediyordu. Hatta Türkiye’yi klasik otoriter rejimlerden ayıran en mühim şeylerden biri de buydu. Herkesin her an açık bir sadakat performansı sergilemesi gerekmiyordu. Gündelik hayatta, mesleğimizde, çalıştığımız kurumlarda, tükettiğimiz kültürde, izlediğimiz reklamda, dinlediğimiz müzikte belli bir gri alan vardı. İnsanlar ve kurumlar, her konuda açık pozisyon almadan da varlıklarını sürdürebiliyordu.
Şimdi ise bu gri alan giderek daralıyor. Sadece siyasetçilerin değil, sanatçıların, şirketlerin, reklam ajanslarının, markaların, akademisyenlerin, gazetecilerin, hatta sıradan kullanıcıların bile sadakatlerini görünür kılmaları bekleniyor. Daha da önemlisi, sadakat göstermemek de artık başlı başına şüpheli bir pozisyon haline geliyor. Eskiden bir şeyi yapmamak nötr kalmak anlamına gelebilirdi; bugün çoğu zaman yanlış yerde durmak, yanlış kişiye sessiz kalmak, yanlış değere mesafe koymamak anlamına geliyor.
Şebnem Ferah’a yönelik tepki de Bosch reklamına verilen tepki de bu açıdan aynı sosyal mekanizmanın iki farklı görünümü. Birinde bir sanatçının beğenisi, diğerinde bir markanın reklam anlatısı sadakat testine tabi tutuluyor. İkisi de şunu gösteriyor: Türkiye’de sosyal medya artık yalnızca fikirlerin dolaştığı bir alan değil; kimlerin hangi sembollere ne kadar bağlı olduğunu denetleyen bir yoklama mekanizması.
Bu yoklama mekanizması, yalnızca iktidar yanlısı çevrelerle de sınırlı değil. Türkiye’de farklı politik kamplar kendi sadakat rejimlerini üretmiş durumda. Her kampın kendi kutsalları, dokunulmazları, yas biçimleri, öfke nesneleri ve ihanet tanımları var. Bir sanatçının kimi andığı, bir markanın hangi aile modelini ima ettiği, bir siyasetçinin hangi partiye geçeceği, bir akademisyenin hangi kavramı kullandığı hızla aynı soruya bağlanıyor: “Bizden misin, değil misin?”
Bu nedenle bu haftanın akışı bana Türkiye’de sosyal medyanın artık olayları değil, aidiyet ihtimallerini tartıştığını düşündürdü. Şebnem Ferah’ın sahneye dönüşü müzikal bir olaydı; Bosch reklamı ticari bir olaydı. Ama ikisi de birkaç saat içinde politik-ahlaki sadakat testlerine dönüştü. Ve belki de asıl yeni olan şey bu: Türkiye’de yalnızca ne yaptığınız değil, neyi yeterince açık biçimde göstermediğiniz de giderek daha fazla yargılanıyor.
Burcu Köksal ve Sağ-Kemalizmin CHP'den AKP'ye geçişi
Haftanın son örneği ise Burcu Köksal oldu. Afyonkarahisar Belediye Başkanı Köksal’ın CHP’den koparak AK Parti’ye katılacağını açıklaması, sadakat testinin yalnızca kültürel alanda ya da reklamlar üzerinden işlemediğini, doğrudan siyasi alanın merkezine de yerleştiğini gösterdi. Burada artık mesele bir beğeni ya da reklam iması değil; seçmenin verdiği yetki, parti aidiyeti, yerel iktidar ve siyasal bağlılık arasındaki ilişkinin açık biçimde yeniden pazarlık konusu haline gelmesiydi.
Tabii, meselenin kültürel ve ideolojik bir önemi de var. 12 Eylül sonrasında yeniden kurulduğu hâliyle CHP, uzun süre sağ-Kemalizmin belirgin ağırlık taşıdığı, müesses nizamın sınırları içinde kendini tanımlayan bir parti olarak varolageldi. Burcu Köksal’ın da ayrılmasıyla birlikte, 19 Mart 2024 sonrası CHP’de klasik sağ-Kemalizmin görünür ve etkili figürlerinin neredeyse tamamen geriye çekildiği söylenebilir. Bu yüzden Köksal’ın geçişi yalnızca kişisel bir siyasal tercih ya da yerel iktidar pragmatizmi değil; CHP’nin içindeki eski devletçi-milliyetçi damarın AK Parti’nin bugünkü devletçi-milliyetçi diliyle daha kolay eklemlenebilmesinin de işareti.
Burada, Burcu Köksal örneğini daha geniş bir siyasal kadro dolaşımı içinde düşünmek gerekir. 3 Kasım 2002 sonrasında AK Parti’ye en sert muhalefeti yapan ulusalcı, devletçi, sağ-Kemalist figürlerin önemli bir kısmı bugün ya doğrudan AK Parti içinde ya da iktidar bloğunun kurumsal çevresinde yer alıyor. Metin Feyzioğlu’nun büyükelçilik görevleri, Mehmet Ali Çelebi ve Hulki Cevizoğlu’nun AK Parti milletvekilliği, Özlem Çerçioğlu’nun AK Parti’ye geçişi ve şimdi Burcu Köksal’ın aynı hatta eklemlenmesi, sadece kişisel rota değişiklikleri olarak görülemez. Bu tablo, AK Parti’nin de artık kadro yapısı bakımından kendi içinde bir sağ-Kemalist kanadı taşımak zorunda kaldığını gösteriyor. Fakat bu minvalde ucu açık soru, bunun kalıcı bir ideolojik sentez mi yoksa konjonktürel bir ortaklık mı olduğudur. Sağ-Kemalist kadrolar AK Parti’ye kendi sembolik sermayeleriyle geliyorlar: ordu, hukuk, cumhuriyetçilik, laiklik, ulusalcılık, devlet bekası. Buna karşılık AK Parti onlara iktidar alanı, koruma, görünürlük ve mevki sunuyor. Bu alışverişin kalıcı bir ortaklığa mı, yoksa iktidarın ihtiyaç duyduğu sürece kullanılacak geçici bir kadro transferine mi dönüşeceğini ise henüz bilmiyoruz. Ev sahibi onlara ne kadar yer açacak, bu figürler de ev sahibinin ideolojik mimarisini ne kadar dönüştürebilecek?
Sonuç Yerine
Şebnem Ferah örneğinde bir kadın sanatçının kimi andığı, süpürge reklamında annelik ve ailenin nasıl temsil edildiği, Burcu Köksal örneğinde ise bir kadın siyasetçinin iktidar partisine geçişi aynı haftanın akışında birbirine bağlandı. Üç olay da farklı alanlara ait görünüyordu: müzik, reklam, yerel siyaset. Fakat üçünün ortak zemininde yalnızca sosyal medya tepkisi değil, iktidarın kamusal hayattan talep ettiği sadakat vardı. Sahneye dönen kadın sanatçıdan makbul yas biçimi, reklamda resmedilen kadından makbul annelik, kadın siyasetçiden ise iktidar merkezine eklemlenmiş makbul siyasal aidiyet bekleniyordu.
Burada sadakatten kastım, dar anlamıyla parti ya da siyasi çizgiye/harekete sadakat değil. Daha geniş ve daha sert bir şeyden söz ediyorum: iktidarın değerler dünyasına, aile tahayyülüne, makbul vatandaşlık tanımına, yas ve temsil sınırlarına uyum gösterme mecburiyeti. Türkiye’de sosyal medya bu nedenle yalnızca bir tartışma alanı gibi işlemiyor; iktidarın sembolik sınırlarını sürekli yeniden çizen, bu sınırların dışına çıkanları görünür kılan ve cezalandırılabilir hale getiren bir yoklama mekanizmasına dönüşüyor.
Belki de bu haftanın asıl sorusu şuydu: Türkiye hâlâ rekabetçi otoriter bir rejim mi, yoksa rekabetin kendisinin giderek törensel, göstermelik ve denetimli hale geldiği daha düz bir otoriterliğe mi geçiyoruz? Rekabetçi otoriterlik, bütün baskı ve eşitsizliklerine rağmen, muhalefetin bazen kazanabildiği, kamusal figürlerin her konuda açık sadakat performansı göstermek zorunda kalmadığı, toplumsal hayatın içinde belli gri alanların kaldığı bir rejim tipiydi. 2019 İstanbul seçiminin 84 gün süren hikâyesi tam da bu gri alanın hâlâ çalışabildiğini göstermişti: iktidarın seçim iptaline rağmen muhalefet mobilizasyonu mekânsal olarak yayılmış, orta sınıf ve alt-orta sınıf mahallelerde güçlü bir siyasal salınım üretmişti. Kendi çalışmamda da 31 Mart ile 23 Haziran arasındaki 84 günlük dönemi, rekabetçi otoriter bir ortamda muhalefet koordinasyonunun ve mahalle ölçeğinde yayılan siyasal değişimin nadir bir örneği olarak tartışmıştım.
Oysa bugün, Şebnem Ferah’ın bir anması, Bosch’un bir reklam anlatısı ya da Burcu Köksal’ın parti değiştirmesi etrafında kopan fırtına bize başka bir şeyi düşündürüyor: Artık yalnızca seçim rekabeti değil, gündelik hayatın rekabet-dışı alanları da sadakat yoklamasına tabi tutuluyor. Sanat, reklam, tüketim, yerel siyaset, meslek hayatı, sosyal medya jestleri ve hatta suskunluklar bile aynı denetim mantığının içine çekiliyor. Kısacası mesele yalnızca otoriterleşme değil; rekabetçi otoriterliğin rekabetçi kısmının budanması, yani rejimin giderek daha gayri-rekabetçi, daha düz, daha çıplak bir otoriter forma doğru evrilmesi.
Bu yüzden haftanın akışında görünen şey sadece birkaç ayrı tartışma değildi. Bir sanatçının dönüşü, bir reklam filminin yayından kaldırılması ve bir belediye başkanının parti değiştirmesi aynı siyasal atmosferin içinde anlam kazandı. Bunları birbirine bağlayan bir toplumsal cinsiyet, bir kadınlık hattı olduğu muhakkak. Fakat, daha çarpıcı mesele, Türkiye’de kamusal hayatın giderek daha fazla sadakat beyanı talep eden bir yapıya dönüşmesi. Ve bu talep sadece iktidarın merkezinden gelmiyor; sosyal medyanın her köşesinde, farklı kampların kendi küçük mahkemelerinde yeniden üretiliyor.
Belki de “Akış Notları”nın ilk haftasında görülmesi gereken asıl şey budur: Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor, ama gündemin çalışma biçimi giderek daha tanıdık hale geliyor. Olaylar değişiyor; fakat her olayın altından aynı soru çıkıyor: İktidarın çizdiği sembolik sınırların neresindesin? Makbul olanı yeterince görünür biçimde anıyor musun? Kimleri tanıyor, kimleri dışarıda bırakıyor, hangi değerler hiyerarşisine uyum gösteriyorsun? Bir tanıma siyasetinin ötesinde, mesele artık doğrudan performatif sadakat.
Akış hızlanıyor, ama özgürlük alanı daralıyor. Ve belki de tam bu yüzden, bu akışı yalnızca takip etmek değil, onun nasıl çalıştığını yazmak, buna kafa yormak gerekiyor.