Eskiden sonra yeni başlamıyor, yeniden sonra eski başlıyor: Kahve ve Taşra

Paylaşmak için:

Ne özlediğimizi artık hatırlamadığımız ve özlem yerine haz ya da hırsla yaşadığımız için, kahvenin artık bizim hikayemizde pek bir yeri yok. Kore filmlerini ya da Japon filmlerini hatırlarsanız, hiçbirinde zamansızlığa yer bulunmaz, herşey yerini beklemelidir. Acı, haz, arzu, özlem, niyet, beklemek bile beklemesi gereken yeri bilmelidir. Bizim bir hikayemiz vardı değil mi, acı çekerken, olurken, fenalıkların içinde kendimize fenalık seçerken, şimdi anlatılacak hikayemizi twittıra sıkıştırıyoruz, çok sıkışık bir yerde yaşıyoruz. Özleme ya da hissetmeye bir yer yok. Hepsi kapandı ve bitti.

Oysa, kahvenin bütün uzaklıkları yakınlaştıran, düşünceyi hızlandıran bir yanı var. Türkiye’de bulunduğum yıllarda diye yazmışım, bir yedi yıl kadar Türkiye’de bulunmadım, geldiğimde herşey başkaydı. Gitmeden önce, yani 2003 Ocak’ına kadar, filtre kahve satan koca Ankara’da bir tek Kocatepe kahve evi vardı, Ankara Meşrutiyet Caddesi’ndeki yerinde 90’ların sonunda ilk defa french press’leri görüp çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Japon çayını hiç içtiniz mi bilmiyorum, bu kahve seremonisi o Japon çayını hatırlatır bana hep. Sütüyle, kahvenin çuvallar içinde çekirdekleriyle sergilenmesiyle alışılmadık bir deneyimdi. Sonra, bir David Lynch filmi gibi Türk kahvesi aklıma geldi. Türk kahvesi içenler -belki içmeyenler için de- Lynch filmi gibi affedilmez ve kaçınılmayan bir ritüeldir bu hikaye.

Bir Toplumsallaşma Ritüeli olarak Türk Kahvesi

On dört-on beş yaşlarından itibaren Türk kahvesi içmek bizim aile içi bir ritüelimizdi. Anneannemin pişirdiği kahveler, annemin pişirdiği kahveler, saatlerce bakılan fallar. Üniversitenin son yıllarına doğru annemle beraber her sabah içtiğimiz kahveler, geleceğin ne olduğunu söylemedi ama içinde bulunduğum zamanı katlanılır kıldı. Türk kahvesi, tadı iyi olmayan, kokusu iyi olmayan, içimi de hoş olmayan, belki hep, belki uzun zamandır içinde olduğumuz durum gibi, bir arada yaşayıp da sevdiğimiz bir şeydi, bir şeydir.

Annemin yaptığı kahve ve o enfes fincan seti.

Ama Türk kahvesinin enteresan bir yanı var, kahve için değil, ritüel için yapılan bir iş. Yoksa, kahvenin kendisinin kıvamı da, en meşhuru Kurukahveci bilmemkim efendilerin çekirdeği de kahve tadına bir şey katmıyor. İki-üç yıldır, şans eseri Metro grosmarketten bulduğum ve daha da ucuza keşfettiğim bir sinbo öğütücüyle iyi kahve içiyorum. Etiyopya kahvesi olduğun söylüyor Metro grosmarket pazarlama ekibi, ben de onlara ve kokuya inanıyorum. Kokuya inanmadığım ve geçmişin en az gelecek kadar yalancı olduğunu düşündüğüm için geçenlerde kronotopia’dan çekilmiş kahve aldım. Kokuya inanmam gerekiyormuş. Kokusunu duymadığım kahve, gerçekten kahve gibi değil, başkalarının bana kahve olduğunu söylediği bir şey gibi kalıyor.

O sahneyi hatırlıyor musunuz diye soracaktım, birisi Tarkovsky’nin Zerkalo’sunda saçlarını yıkayan kadın sahnesi, diğeri de yağmur evin içine yağarken dökülen duvarların sıvalarının sahnesi. İkisinden birini ancak bulabildim, bence aşağıdaki ne demek istediğimi de pekâlâ tam olarak anlatabiliyor.

Hazır Kahve’nin Cazibesi

Kahve tabii üniversite yıllarında ev içi ritüellerin yanı sıra, daha Red Bull’ların çıkmadığı zamanlarda sınavlar için çalışılan gecelerde sabahlamaya yarardı, onun da en parlak, hatta yegâne figürü Nescafe’ydi. Nescafe’nin -ya da gerçek adıyla, instant coffee’nin, hazır kahvenin- kahve olduğu yanılgısı, herhalde Türkiye’deki en yaygın yanılgılardan biridir. Meğer ki, Nescafe kimsenin içmediği bir kahvenin kurusu olsun, bunu öğrenince, kimsenin içmediği bir kahvenin kalmışlarını içme fikri bana epeyi garip gelmişti. Tıpkı, Antep’te ayranın kullanılmış su pet şişelerinde gelmesi gibi -kim temizliyor bu şişeleri- ya da karpuz çekirdeğinin kavrulup sokakta satılması gibi -kim yedi bu karpuzu ki çekirdekleri kaldı geriye- kim içti bu hazır kahveyi. Hiç kimse!

Varan otobüslerinin en büyük keyfi, hemen hemen Ankara’dan gerçekten çıktığımızda -İstanbul’a giderken- verdikleri Nescafe’deydi. Daha yeni yeni büyümeye başladığım zamanlar, bana gerçekten büyüdüğümü anlatan belki de yegâne şey 15 yaşından itibaren bindiğim Varan otobüslerinde, Ankara’nın dışına çıktığımızda elime tutuşturulan neskafeydi. Şimdi otomobil seyahatlerimde fark etmeye başladım ki, Ankara’dan dışarı doğru çıkarken o kahvenin elime tutuşturulduğu yer, belki de manzarası en güzel yerlerden biriymiş, Sapanca’yı saymazsak. Sapanca ve İzmit arasında da ne o zaman ne de şimdi kahve verebilecek otobüs görevlisi bilmiyorum.

Nescafe’nin bana hitap etmesi tabii üçü bir aradayı -belki de beş yıldır içmediğim bir şey- çıkarmasıyla oldu. Hem yumuşak içimli, hem de şekerliydi. Ne kadar güzel. Şimdi ancak ikisi bir arada, o da çok zorda kalırsam.

Ne var ki, hakiki kahveyle tanışmam 22 yaşımı bulacaktı. Ocak 2003’te ilk dersler başladığında, herkesin yaptığı gibi yapıp, bizim fakültenin girişindeki kahve dükkanında bir küçük filtre kahve aldım. Tabii, küçük dediysem, Amerikan standartlarında en küçük boy zaten neredeyse yarım litrelik olduğu için çok da küçük sayılmaz. Bizim alışık olduğumuz kuvvet esasında Starbucks’ın short dediği boy – zaten, Amerikan Starbucks’ının shortunun şimdi Türkiye’deki tall’a tekabül ettiğini hatırlıyor gibiyim hayal meyal, yanlış da olabilirim.

On beş yirmi dakika sonra başım dönüyor, dersi takip etmekte güçlük çekiyordum. İşte kafein ve kahve böyle bir şeymiş dediğim an bu andır. Gerçekten kahvenin tadını o anda aldığımı fark ettim. O baş döndürücülüğün, o midemi kavuran karanlığın tadına böylece kapılacak ve uzun yıllar boyunca terk edemeyecektim.

Önce french press, sonra filtre kahve makinesi derken, buharlı espresso makinesi ve çekirdek öğütme meselesine kadar ilerledim kahvede. İnsanın yaşlandıkça zevklerine özen göstermesini öğrenmesi gerekiyor, zamanın azalması, tercihlerin ve kanaatlerin değer kazanmasıyla doğru orantılı diyebiliriz. Muhakkak, toplumsal bir sermaye oyununun da etkisi vardır işin içinde, her ne kadar bilinçli olarak bu oyunu baltalamaya çalışsak da.

Türkiye’de basınçlı buhar üreten espresso makineleri çok pahalı, birkaç ihtimal dışında iyi çekirdek yaşadığım yerde bulunmuyor, doğu ve güneydoğunun hem çayı, hem de bir hayli acı -ama az içilen- kahvesi benim damak tadıma hiçbir biçimde uymadı. Vaktim -en azından kahveye ayırdığım vaktim- sürekli Etiyopya çekirdeği aramakla geçiyor, bir biçimde sütle en güzel tad veren çekirdek o çünkü.  

Amerika’da, Binghamton’dayken, Starbucks’ı az denedim, mahallede Dunkin’ Donuts vardı ve 2006’da sabahın yedi buçuğunda işe giderken bir tane kocaman -kafam kadar kocaman- sütlü kahvesiyle yumurtalı ve etli bazlamasını -english muffin deniyor orada- alır yolda yer içerdim. Bütün arkadaşlarım ne kadar uyduruk bir kahve içtiğim hakkında epeyi dalga geçerlerdi. Dunkin’e gidene kadar, köşedeki benzin istasyonundan kahve aldığımı ve o kahvenin muhtemelen benzincinin sattığı benzin kadar kötü tadı olduğunu kimseye anlatamadım. Dunkin kahve açısından benim için en tepede yer aldı, üzgünüm.

Amerika, Binghamton’da sürekli gittiğim kahveci, Dunkin Donuts. 2014 yılından. O zaman bile eski görünmeyi başarmış.

Starbucks’la tanışmam da tıpkı hakiki kahveyle tanışmam gibi Amerika yıllarımın bir ürünü. Barnes and Noble’a özel olarak gidip Starbucks kahvesi almanın bir âdet hâline gelmesi daha okul yemekhanelerinin soylulaşması ve Starbucks öncesinden başlayan bir mesele, belki 2004 yılından itibaren. Bir yandan her yaz tatilinde fark ettiğim Starbucks’ın bir yangın gibi ülkenin dört bir yanı sarmasıydı.

Taşranın Yeniden Üretimi

Starbucks, McDonald’s’ın çok daha evvel icat ettiği bir buluşu kahve etrafında gerçekleştirmeyi başardı, mahallenin ya da taşranın zamanı koruma altına alan mekânını kurmayı, bir ilüzyon olduğunu bilsek de, gerçekleştirebilmişti. Türkiye’deki yönetimleri çuvallayana kadar, McDonald’sın da esas becerisi, özellikle Afrika-Amerikalıların mahallelerinde yemek yerine bir toplum merkezi -bilhassa yaşlılar ve alt-orta sınıflar için- dönmeyi başarmasıydı. Yumuşak müziği -muzak neredeyse- sakin ve tasarlanmamış gibi görünen ama tasarlanmış atmosferiyle Starbuckslar da aynı oyunu yeniden kuruyorlardı. Zamana karşı bir manevra, herşey hızla ilerlerken sanki birden zaman durmuş gibi, işte mahallenizin -şık ve iç içe geçmiş kahvesine hoş geldiniz- elimizden geldiğince önünüzdeki kirlileri almayacağız, masanızı temizlemeyeceğiz, tuvaletlerimiz temizlediğimiz bile şüpheli, ama istediğiniz kadar oturabilir ve evinizin dışında kendinizi en gerçekleştirebileceğiniz mekânda rahat edebilirsiniz.

Taşra bir icat. Hızlı tüketilen bir icat hem de. Taşralılaşmanın yerilmesine, çirkinlikle eşdeğer tutulmasına bakmayın, otantiklik son kalan meta üretim alanı ve yeniden üretimin en heves duyduğu sembolik düzlem. Biz gerçeğiz, e, herşey gerçek zaten. Can sıkıcı olan da bu değil mi?

Her öğlen Starbucks’a oturduğumda, karşıdaki AVM’nin ne zaman yükseleceğini konuşup, günlük telaştan bir nebze sıyrılıyoruz. Hep tanıdık yüzler, hep aynı mesafe. Taşrayı kutsuyoruz.