Türkiye’de Gecekondular: Kayıp Gündelik Hayatın İzinde

Türkiye’de gecekondular meselesi, gecekondunun kentsel bir yaşam biçimini nasıl kurduğunu göz ardı ederek, üstüne üstlük bunun nasıl da epistemolojik bir nesnenin unsuru olduğu, ağırlıklı olarak merkez-çevre söyleminin de etkisi altında meydana geldiğini yadsıyarak çok baskındı ve gecekondunun bizâtihi ne kadar modern ve “kentli” olduğu göz ardı edilip gecekondunun hep tahkirle anılmasına yol açtı.

Daha sonra gecekondulara sadece bu açıdan değil, Türkiye’nin epistemik varoluşu açısından da yaklaşmaya çalıştığım bir metin yayınlamıştım, tabii o daha ziyade tarihsel sosyoloji ve söylemin kuruluşuyla ilgili, bir yandan da siyaset sosyolojisinin gazetecilik diline yansımasıyla da ilgili bir metin.

Aşağıdaki metni 2013’te tezimi yazarken yazmaya başlamışım. Tezimi önce Türkçe yazıp, sonra oturup İngilizce’ye çevirdiğim için iki defa yazdım sayılır. Bu kısımlar tabii ki son metne girmedi. Bir sürü diğer şey gibi dışarıda kaldı çoğunluğu.

Tezden bir sahne, nihai sona pek birşey kalmadı, bundan sonra, tez de, hayatın herhangi bir sahnesi de, motosikletle hayatı katetmekten daha fazlasına benzemiyor. Güzel demek istiyorum ve pek keyfe keder:

Diye not düşmüşüm zamanında

İlk defa bir gecekondu mahallesine girdiğimde, dört ya da beş yaşımda olmalıyım. İstanbul ve Ankara’ya Karadeniz’den göç eden bir ailenin çocuğuyum. Belirli bir yaşa kadar, ailemin bir kanadının Kemalist cumhuriyetin nimetlerinden epeyce erken faydalandığını, kendilerini kentli olarak addettiklerini, yaşlıca teyzelerimin, anneannemin bile başörtüsü takmadıklarını, kadınların çalışmasının katlanılabilir bir sıkıntı olduğunu –ama, övülebilir bir durum olmadığını- eğitimin hayattaki en önemli değer olduğunu, hep çalışmamı ve notlarımı yüksek tutmamı, devletin çok kudretli olduğunu ve Halk Partisi’nin bu ülkeyi kurduğunu ve hep kurtaracağını dinleyerek büyüdüm.

Sosyoloji okumalarımın bir noktasında, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir ve tabii onlardan da kesif olmak üzere, Nazım Hikmet’in “Büyük İnsanlık”ında resmettiği, ancak o vâkit pek de entelektüel dünyanın parçalarının işaret etmediği bir kırılmanın varlığını ayırt etmeye başladım.

Zeytinburnu’na ilk gittiğimde, dört, beş yaşlarındaydım; göz alabildiğine dut ağaçlarını, birbirinden dokunsan yıkılacakmış gibi görünen biriket duvarlarla ayrılmış çoğu tek katlı evi, gökyüzünün benim boyumdaki birisi için bile pek kolay görünebildiğini hatırlıyorum. Evler, apartmanlara benzemiyordu. Gecekondunun çevresiyle ve kendisiyle ilişkisi çok daha tabiiydi.

Bu gecekondu -onun gösterdiği hayat, o ilişki biçimleri, o gündelik hayatın ritmi- artık kalmadı, 1930’larda bile Sedad Hakkı Eldem, gecekondu evlerinin bulundukları yerlerde dönüşmesi için seminerler düzenliyor, öğrenci projelerini bu yönde destekliyordu.

İkinci defa bir gecekondu mahallesinin zihnime nakşolduğu ân ise, Karabük’te başlayan ve daha sonra Ankara’da devamı gelecek olan bir yoksulluk araştırması içindi. Surveyin anketlerini yapmak göreviyle çıktığım bu araştırmada, mutat olduğu üzere elinizde, rastgeleliği temin etmek için, merkezi bir veri setinden basılmış sokak isimleri ve ev numaralarını bulmaya çalışmaktaydım. Gecekondularla apartmanların aynı nevî olmadığını, ne menbaının, ne şeklinin, ne de hayatının birbirine benzediğini fark etmek için, bir kentçinin yapabileceği en öğretici ama aynı şekilde bezdirici alıştırma herhâlde budur: bir listeyle gecekondu mahallesinin ortasında dolanmak.

Karabük’teki gecekondu mahalleleri, satırları yazarken aklımda olan görüntü. 2002’de bir saha araştırmasındayken çekmiştim.

Hiçbir numara bir sonrakini takip etmez; ev ve arsa numaralarının bir sırası yoktur, sokaklar zaten ızgara modeli yerleşmemiştir, anket yaptığınız her evden çıktığınızda, o evi bir daha bulup bulamayacağınız şüphelidir. Belediyeler, yıllarca süren bekleyişin sonunda, gecekondu mahallelerine tapularını, kanalizasyon ve su hizmetlerini, elektrik şebekesini getirdikleri vâkit, mahallelerin sâkinlerine, hangi caddelerde ve sokaklarda yaşamak istediklerini sormaktan imtinâ eder. Sokaklar ve caddeler numaralıdır. Ama bu numaralar bir intizâm ürünü verilmez-1. Sokak’ı 6. Sokak ve 32. Sokak takip edebilir, bu sokakları da 1010. Cadde kesebilir. Neden? Büyük ihtimalle, numaralandırmayı yapan bir belediye memurudur, isimlerini verdiği yerleri gördüğü bile şüphelidir ve amaç imar planını bir ân önce onaylamaktır. Sokaklar hiçbir mantıklı sırayı takip etmez-belediye memurunun, kadastrocunun, tapu görevlisinin masasındaki mantık her ne idiyse- zaten, orada yaşayanlar da, sokaklarını ve kapı numaralarını umursamazlar. Üstelik, her tapu işleminde, her yeni imar plan tadilatında, her yeni mülkiyet ihdâsında, kapı numaraları –bazen de sokak isimleri- değişiverir. Gecekondu mahalleleri, biçimi de, isimleri de sürekli değişim hâlinde, ancak meskûn nüfusu hemen hemen aynı bir coğrafi şenliktir.

Facebook Comments
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 4.0 International License.